Hamd ezelden ebede kadar her kim tarafından ve her kim için yapılıyor olursa olsun yalnız AZİZ ve CELİL olan ALLAH'a aittir
ALLAH'ı Bilmek
RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA

ALLAH
MARİFETULLAH VE ESMAÜ'L-HÜSNA
– Hz. Muhammed (SAV): “Bollukta ALLAH’ı tanı ki zorlukta da ALLAH seni tanısın. (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2666; Tirmizi: 2516) (El Avde, 2025: 15)
“Kulları Rablerine yönlendiren neden, en güzel duygu ve en asil his olan sevgi hissidir. Sevgi, ümidi ve korkuyu iptal etmez; bunlar insanın fıtratında vardır. Bu nedenle peygamberler Rablerine korkarak ve özleyerek, yalvararak ve çekinerek dua ederlerdi. Nitekim bu hakikat ayet-i kerimede şöyle beyan edilmiştir: ‘Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.’ (21/Enbiya: 90)” (El Avde, 2025: 27)
“Kainattaki her varlık, ilahi isimlerin bir yansıması olarak yaratılmış; insan ise bu isimleri tanıma ve onların anlam dünyasında kulluk bilincini derinleştirme imkanı ile şereflenmiştir.” (Saçmaözü, 2026: 13)
“İslam düşüncesinin klasik döneminden itibaren pek çok alim, müfessir ve mutasavvıf yaratılışın nihai gayesinin ALLAH’ı tanımak ve bu tanımanın sonucu olarak kulluk sorumluluklarını yerine getirmek olduğunu vurgulamıştır. Bu yaklaşım, marifetullah kavramı çerçevesinde, ALLAH’ın isim ve sıfatlarını bilmenin insanın manevi gelişimi ve kulluk bilinci açısından temel bir basamak olduğunu ortaya koymuştur. Böylelikle, Esma-i Hüsna yalnızca teolojik bir kavramsallaştırma değil, aynı zamanda insanını varoluş gayesini anlamlandırmasına ve ahlaki tutumlarını şekillendirmesine imkan tanıyan bir referans alanı olarak değerlendirilmektedir.” (Saçmaözü, 2026: 18)
– Hamd, inayet ehli kullarına en yüce ve en şerefli tecelligah ile süslensinler diye en güzel isimlerini (esmaü’l-hüsna) giydiren ALLAH’a aittir. (İbn Arabî, 2026: 13)
– Hak Teala’nın isimleri iki kısımdır: ALLAH’ın bizlere öğrettiği isimler ve gayb bilgisinde Kendisine tahsis ettiği isimler. (Kendisine tahsis ettiği) o isimleri yarattıklarından hiç kimseye öğretmedi. Bu, sahih hadiste de belirtilmiştir. (İbn Arabi, 2026: 17)
– Hak Teala’nın isimleriyle taalluk (ilgi, alaka), tahakkuk (gerçekleşme) ve tahalluk (ahlaklanma) ise kul içindir. (İbn Arabi, 2026: 18)
– Münezzeh ALLAH’ın özel isim yerine geçen ALLAH ismi dışında bütün isimleriyle tahakkuk ve tahalluk mümkündür. ALLAH ismi özel bir taalluk içindir. Çünkü ALLAH ismi zata delalet eder. (İbn Arabi, 2026: 18)
Ebu Hüreyre: Efendimiz (SAV) dedi ki: “ALLAH’ın doksan dokuz, yüzden bir eksik ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer.” (Buhari: 2736; Müslim: 2677) Şimdi bu değerli ve önemli hadis üzerinde biraz duralım.
1- Cenâb-ı ALLAH’ın isimleri çoktur. Bu hadis, esmâ-yı hüsnayı doksan dokuzla sınırlandırmayı hedeflemiyor. Bilakis Peygamberimiz (SAV) İbn Mes’ud’un (RA) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Rabbine dua ve niyazda bulunarak şöyle demiştir: “Onunla kendini isimlendirdiğin veya kitabında indirdiğin veya yarattıklarından birine öğrettiğin veya gayb aleminde kendine tahsis ettiğin, Sana ait her bir isimle Senden istiyorum…” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3712)

Yüce Mevlâ’nın Kendi Zatına verdiği isimler vardır. Kur’an-ı Kerim’de var olan isimler gibi. Bunların bir kısmını Kur’an-ı Kerim’de zikretmiştir. Bir kısmını ise yarattıklarından nebilerin, rasullerin, yakın meleklerin veya dilediği varlıkların bazılarına öğretmiştir.Yine O’nun güzel isimlerinden gayb ilminde Kendine ayırıp, Katında sakladığı, bundan dolayı hiç kimsenin bilmediği isimleri de vardır. zira Yüce ALLAH, azamet/ululuk sıfatlarından yaratılmışların idrak edemeyeceği sıfatlara sahiptir. Çünkü O, apaçık gerçek ilah, sonsuz (mutlak) güzellik, sonsuz kemal, sonsuz cemal, sınırsız büyüklük ve sınırsız kudret sahibidir. Dolayısıyla Cenâb-ı ALLAH’ın Kendisinden başkasının kavrayamayacağı isim ve sıfatları vardır. Bahsedilen doksan dokuz isim ise kulların idrak edebileceği özelliklere sahiptir. Peygamberimiz’in (SAV) dediği gibi bunlardan bazılarını kim sayarsa cennete girer.2- Cenâb-ı ALLAH’ın isimleri tevkifidir (vahiy tarafından belirlenmiştir). Bundan dolayı hiçbir insanın onu belirleme hakkı yoktur. O’nun isimleri sadece Kur’an ve Sünnet’te isim vasfıyla yer alan kelimelerdir.(…)3- Cenâb-ı ALLAH’ın güzel isimlerinden bazıları sadece O’na hastır/aittir, bundan dolayı onlarla başkasını adlandırmak/onları başkalarına isim olarak vermek caiz değildir. Rahman ve ALLAH, O’na ait isimlerdir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: ‘İster ALLAH diye çağırın, ister Rahman diye çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.’ (17/İsra: 110)Her şeyi duyan ve hakkıyla gören gibi diğer isimler ise başkalarına verilebilir. İnsan bunlarla nitelendirilip isimlendirilebilir. Nitekim ALLAH Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: ‘Şüphesiz Biz, insanı karışım halindeki az bir sudan yarattık ve onu imtihan edeceğiz. bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.’ (76/İnsan: 2)(…)4- Peygamberimiz’in (SAV) ‘ALLAH Teala’nın doksan dokuz, yüzden bir eksik ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer’ sözünde geçen ihsâ (sayma) kelimesinin anlamı, birkaç mesele içermektedir. Şöyle ki:a) Bu isimlerin insanın sayabileceği şekilde öğrenilip ezberlenmesi. Ulemadan bir topluluk, bu isimlerin Kur’an ve sahih sünnetten çıkarılıp sayılmasına özel ilgi göstermiştir. Bu, Cenab-ı ALLAH’ın güzel isimlerinin sayılması anlamına dahildir. (…)
b) Cenâb-ı ALLAH’ın güzel isimlerinin anlamlarının öğrenilmesi de onların ihsası/sayılması anlamına dahildir. Zira bu isimler, ne semboliktir, ne câmiddir ne de anlamı kapalı isimlerdir. Bilakis apaçık Arapça isimlerdir ve insanlardan onların manalarını anlamaya çalışması istenmiştir. Bu nedenle ilahi isimlerin manalarını açıklayan özet bir kitaptan bile olsa insanın onları öğrenip anlaması şarttır.
(…)
c) Cenâb-ı ALLAH’a bu isimlerle dua etmede ısrar etmek lazımdır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: ‘En güzel isimler ALLAH’ındır.O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.’ (7/A’raf: 180) Zira ALLAH Teala, esma-yı hüsnasıyla Kendisine dua edilmesini sever.” (El Avde, 2025: 21 vd.)
“Esma-i Hüsna’yı bilmenin en önemli faydaları arasında sağlam bir tevhid akidesi inşa etmek yer almaktadır. Bu sayede mümin, hayatın her anında ve alanında ALLAH’ın hazır ve nazır olduğunun bilincini diri tutmakta; bu bilinç de ahlaklı bir hayat sürmeye ve ALLAH’a kurbiyet kesbetmeye vesile olmaktadır.” (Saçmaözü, 2026: 21)
“Araştırmacılar, Tirmizi ve İbn Mace’de yer alan rivayetlerde zikredilen isimlerin dışında Kur’an’da Esma-i Hüsna kapsamında değerlendirilebilecek başka isimlerin de bulunduğunu belirtmekte; Kur’ani referanslara dayanarak bu sayının 155’e hatta 313’e kadar çıkabileceğini ifade etmektedir.
- "Bazı hadis metinlerinde Esma-i Hüsna'yı sayıp okuyanın cennetle müjdelendiğinin omurgasını teşkil eden 'ihsâ' kelimesi, saymak, ezberlemek, anlamak, hakkını vermek, manalarıyla öğrenmek gibi anlamlara gelmektedir. Bu bağlamda, Müfessir Kurtubi (öl. 671/1273) ise kelimenin tam bir ihlasla sayma manasında olduğunu söylemiştir." (Saçmaözü, 2026: 36)
- "...'ihsâ', Esma-i Hüsna'nın sadece telaffuz edilmesini değil, aynı zamanda manalarının anlaşılması, ahlaki ve ruhsal yaşantıya yansıtılması gibi çok boyutlu bir pratik alanını da ifade etmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşım, Esma-i Hüsna'nın mümin için bir değerler sistemi ve yaşam rehberi haline gelmesini sağlayan bir çerçeve sunmaktadır." (Saçmaözü, 2026: 36)
- "İlahi isimler bir yandan ALLAH hakkındaki bilgimizin kaynağı iken aynı zamanda ahlakın kaynağıdır." (Demirli, 2024: 10)
- "Sûfi metafizikçiler ilahi isimler meselesini insan, tabiat ve ALLAH ilişkisini izah etmek üzere yorumlayabilecek bir çerçevede ele almıştı. Onlar, ALLAH'ı bir ayna kabul ederek, alemi ve alemdeki her hadiseyi ALLAH aynasında tanımak istemişlerdi. 'Kendini bilen ALLAH'ı bilir.' denildiği gibi 'ALLAH'ı bilen ise gerçekte her şeyi bilir.' demek gerekir." (Demirli, 2024: 10)
- "İlahi isimler arasında bir derecelenme vardır ve bu derecelenme aynı zamanda ilahi isimler arasında bir içlem/kaplam ilişkisini izaha imkan verir. Her ilahi isim iki yöne sahiptir: Pasif yön ve aktif yön! Her isim pasif (mağlup) yönüyle öteki isimleri içerirken aktif yönüyle kendisine mahsus anlama sahiptir. Her isim bir yönüyle bütün manaları havi iken aynı zamanda kendisine baskın bir mana sebebiyle ötekilerden farklılaşır. İlahi isimler arasında kurulan bu irtibat, onların mazharı olan varlık ve fillere sirayet eder. Her varlık pasif yönüyle öteki varlıklarla irtibatlı iken her fiil de kuvve olarak öteki fiili içerir." (Demirli, 2024: 12)
- "İlahi isimler, insan idrakinin ALLAH ismi karşısındaki acizliğinden doğdu." (Demirli, 2024: 18)
- "Müslüman alimler ilahi isimler meselesini ele alırken ALLAH ismiyle öteki isimleri ayrı seviyelerde değerlendirmiş, ALLAH ismini ilahi zata işaret eden isim olarak kabul etmişken diğer isimleri bu yüce ismin (ALLAH isminin) içerdiği manalara delalet eden isimler ve yorumlar olarak kabul etmişlerdir. Başka bir ifadeyle ALLAH, zat- ilahiyyenin ismiyken bütün ilahi isimler 'ALLAH isminin isimleridir.' İsmin ismi tabiri Müslüman metafizikçilerin geliştirdikleri çok önemli bir kavramlaştırmadır. Bu kavram, ilahi isimleri ALLAH ismine varmada bir berzah, yani köprü kabul etmek demektir. İlahi isimler yoluyla ALLAH'a yaklaşırız. Bu durumda ilahi isimler, ALLAH isminin sadece tefsiri ve işareti olarak kalmaz, aynı zamanda O'nun 'bekçileri' ve 'hadimleri' olurlar. Bir gizli hazine vardır (kenz-i mahfi) bütün ilahi isimler bu hazineyi korur. Aynı zamanda ilahi isimler bu hazinenin anahtarlarıdır. Miftahu'l-gayb ve çoğulu mefatihu'l-gayb (bilinmezin anahtarları), ilahi isimler için sufi metafizikçilerin kullandıkları kilit kavramlardandır. Bu kavramlaştırma şunu anlatır: 'Gayba ya da bilinmeze ancak bu anahtarlarla yaklaşırız ve elimizde bunlardan başka hiçbir şey yoktur.' (Demirli, 2024: 19)

- "İlahi isimler, bize Meçhul'ün peşi sıra gitmeye ve bundan hiç vazgeçmemeye sevk eden ilk bilgiyi verir: Kendisini bilmedik fakat izlerini ve alametlerini gördük, vazgeçmeyiz artık. ALLAH hakkındaki ilk bilgimiz fıtratımızdan gelir; doğuştan biliriz O'nun varlığını! Sonra bu bilgiye yaşadıkça yeni bilgiler eklenir. İlahi isimler bizi ALLAH'a bağlayan irtibatlardır." (Demirli, 2024: 21)
- "ALLAH ismi bilinmez zata, ilahi isimler ise bilinmez zatın ismi olan ALLAH ismine işaret ederek O'nun sonsuz yönlerini ve niteliklerini anlatır. İlahi zat nihayetsiz ve sınırsız olduğu için ALLAH ismi ihata edilemez. Yine bu sebeple ilahi isimler sonsuz ve sınırsızdır. 'ALLAH' idrak edilebilir olsaydı, isimler sonsuz olmazdı. İlahi isimler sonsuz olmasaydı, alem sürekli yenilenmez, her an tecelli olmazdı." (Demirli, 2024: 21)
- "Bir rivayette Hz. Peygamber'in 'ALLAH'ım! Benim sendeki hayretimi arttır' dediği zikredilir. Bu hadis-i şerif-sahih kabul edilirse- "Rabbim' Benim bilgimi arttır' (20/Taha: 114) ayet-i kerimesinin tefsiri olarak kabul edilebilir. Bilginin artacağı yön hayret, hayretin insandaki tezahürü ise susmak ve aciz kalmaktır; artık herhangi bir şey bilse de anlatamaz. Hz. Peygamber'in bir hadisi bu hususta Müslüman düşünürlerin ufkunu belirlemiştir. Bu hadiste Hz. Peygamber 'ALLAH'ın zatı hakkında düşünmeyin, O'nun nimetleri üzerinde düşünün' buyurur." (Demirli, 2024: 22)
- "Sehl b. Abdullah 'ALLAH'ı zıtları birleştirme özelliğiyle bildim' demiştir. Bu, 'bilgi' demek olduğu kadar aynı zamanda 'bilmemek' demektir; çünkü zıtları bir arada düşünmek aklı çaresizliğe düşürmek demektir. Çünkü akıl böyle bir çelişkiyi kabul edemez. Bu durumda metafizikçi sufiler arasında yaygın deyimlerden olan 'Hiç kimse O'nu bilemedi' demek ile Sehl'in cümlesi aynı anlama gelir ve her ikisi de Hz. Peygamber'in 'Sana hakkıyla ibadet edemedik; Seni hakkıyla övemedik' hadis-i şerifinin tefsiri olur." (Demirli, 2024: 44)
- "Gerçekte ALLAH Hû'dur. Hatta ALLAH, hüve hüve'dir (O, O'dur). bu yorumla ALLAH, mutlak bilinmez ve kendisinden başkasıyla anlatılamaz olan demektir. Sûfi metafizikçiler 'ALLAH'ı ALLAH bilir' derken buna işaret etmişlerdir. Yani ALLAH'ı kendisinden başka bir şeyin bilmesi ve anlatması mümkün olmadığı..." (Demirli, 2024: 45)
- "H harfi ve hû zamiri, insan nefesinin herhangi bir mahrece uğramaksızın kendiliğinden ortaya çıkmasıyla sese dönüşür. bu yönüyle nefesin tabii çıkışı h harfini ve hû zamirini ortaya çıkarır. Bu durum ALLAH-insan irtibatını ve yakınlığını anlatması bakımından önemli imkanlar sunar. (...) Nefesin h (o) zamirini izhar etmiş olmasının insanda ortaya çıkardığı ALLAH'a yakınlık hissidir." (Demirli, 2024: 47)
- "Fahreddin er-Razi (ö.606/1200) söz konusu isimlerin 4000 olduğuna değinmekte ve isimlere ilişkin bir tasnifte bulunmaktadır. Razi, bu isimlerden bazılarının yalnızca ALLAH tarafından bilindiğini, diğer isimlerin melekler, peygamberler ya da insanlar tarafından da bilinebileceğini söylemektedir. Son olarak 4000 isimden 100 tanesinin Kur'an'da yer aldığını ancak bu 100 isimden bir tanesinin de gizli olduğunu söyleyen Razi, Hz. Peygamber'in hadisinde geçtiği üzere 99 ismi ezberleyenin cennete gireceğini belirtir. Ayrıca Abdülkadir el-Kureşi (ö. 775/1373) ALLAH'a farklı şekillerde nispet edilen kavramların 313 tane olduğuna işaret etmektedir." (Köksal, 2025: 58)
- "Arifin (ALLAH'ı tanımaya başlayanın, SA) sıhhatinin alameti bütün hallerinde şeriatın hükümlerinde kendisinden taksirin (kusurun) meydana gelmemesidir." (Kuşeyri, 2011: 19)

- "Tasavvufun büyükleri derler ki: 'Kendi nefsini beğenen Rabbinden (tanımaktan, SA) engellenir." (Kuşeyri, 2011: 20)
- "Marifet, ALLAH Teala'nın kudretinin dışındaki kudretleri küçük görmeyi, O'nun zikri dışındaki zikirleri mahv etmeyi gerektirir." (Kuşeyri; 2011: 20)
- "ALLAH'ın varlığı ve birliği konularında Kur'an-ı Kerim'in taşıdığı üslup ve kullandığı deliller, bu hususların, selim yaratılışı bozulmamış insanlar tarafından tabii olarak bilinip benimseneceği esasına dayanır. Bundan dolayı olmalı ki konuyla ilgili ayetler genellikle soru şeklinde, yahut hayret bildiren uyarı ve kınama niteliğinde ifadeler taşır.
(bk. mesela 23/el-Mü'minûn: 84-89; 27/en-Neml: 59-64; 29/el-Ankebut: 61, 63; 39/ez-Zümer: 6)" (Topaloğlu, yty: 473)
- "ALLAH'ın varlığı ile ilgilenen ilahiyatçı ve düşünürler genellikle konunun özelliği üzerinde durarak O'nun varlığını ispat etmenin (isbat- vacip) mümkün olup olmadığını tartışmışlardır. Kur'an-ı Kerim O'nun alemin yaratıcısı ve devam ettiricisi olduğunu ifade ederken (evvel ve ahir) bir bakıma apaçık bir bakıma gizli (zahir ve batın) olduğunu da söylemiştir (57/el- Hadid: 3). O, varlığı, birliğini, olgun niteliklere sahip bulunduğunu tabiatın birçok nesne ve olayının göstermesi bakımından apaçık, fakat zatının duyu organlarımızla idrak edilememesi bakımından gizlidir. Zat-ı ilahiyyenin dünya hayatı şartları içinde insan tarafından duyularla idrak edilemeyeceği, ahirette ise bu idrakın gerçekleşeceği konusunda İslam bilginleri - bazı görüş ayrılıkları bir yana - fikir birliği içindedirler. İbn Melka'nın da belirttiği gibi yüksek derecede bir varoluş gözün idrakine engel teşkil eder; göz önce zayıf ışıkları, alıştıkça daha kuvvetlisini görebilir. Bunun gibi dünya hayatında yüce yaratıcının varlığını gösteren işaret taşlarını görebilen gözler, ahirette O'nu doğrudan idrak edebilecektir." (Topaloğlu, yty: 474)
- "ALLAH Tela'nın zatı duyularla idrak edilemediğine göre O'nun varlığını herkesin kabul etmeye mecbur kalacağı tarzda ispatlamanın mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Aslında beş duyunun sağladığı bilgiler dışında bir bilgi ve gerçeklik alanının bulunmadığını ileri süren pozitivistler de dahil olmak üzere bütün insanlar, şahsi tecrübelerinin ve duyularının dışında kalan birçok hususu ön yargılarla, yani onların gerçekliğine inanarak hayatlarını sürdürürler. ne var ki yüce bir tanrının mevcudiyetinin kabul edilişi, yakın ve uzak vadeli hayatımızda büyük etkiler meydana getireceği için zayıf iradeli kişileri bir anlamda rahatsız eder. Bu açıdan bakıldığında 'inanmak', akıldan çok iradenin fonksiyonu olarak gözükür. Kur'an-ı Kerim'de
inkar yoluna sapan tiplerin, 'öz varlıkları kabullendiği halde zulüm ve kibir yüzünden' inkar yolunu seçtikleri ifade edilir. (27/Neml: 14). Şu halde ALLAH'ın varlığına inanılması, dolayısıyla iman ve din hayatının başlaması zihni faaliyetin yanında gönlün de harekete geçmesi ve iradenin eğitilmesiyle mümkün olmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki iman ve onun temelini oluşturan ALLAH'ın varlığı konusu, 'iki kere iki dört eder' ölçüsünde kaçınılmaz bir sonuç olsaydı tercihe dayalı bir değer taşımaz, ceza veya mükafatı gerektirmezdi. Ayrıca semavi dinlerin büyük bir değer verdiği insanın ve onu diğer canlılardan ayıran seçme hürriyetinin üstünlüğü de kalmazdı." (Topaloğlu, yty: 474)
- "Kainatı yaratan ve idare eden yüce bir tanrının varlığını ispat etmenin güçlüğü yanında onu yok saymanın da güçlükleri yok mudur? Büyük bir değere sahip bulunan insanın bu durumda hissettiği yalnızlığın doğuracağı bunalım bir yana, bu ikinci alternatif, varlık ve oluş problemine bir açıklık getiremeyecektir. Uçsuz bucaksız kainatın yegane şuurlu varlığı olarak gözlenen insanın, bir parçasını oluşturduğu bu kainatın 'nasıl yaratılıp idare edildiği' sorusuna, ya 'bu konuyu hiç düşünmeyin' tarzında karşılık verilecek veya materyalist bazı açıklamalar yapmak mecburiyetinde kalınacaktır. İnsan için düşünmemek, kişiliğinden ve hürriyetinden yoksun kalmak demektir. Yaratılışın tesadüf, evrim ve benzeri materyalist teorilerle açıklanması denemeleri ise daima akıl ve vicdanı tatmin etmekten uzak kalmış, ilerleyen pozitif bilimlerden de destek görmemiştir." (Topaloğlu, yty: 474)
- "Fıtrat delili' diye adlandırılan ve Kur'an-ı Kerim'de edebi bir teşbih ile tasvir edilen (bk. 7/A'raf: 172) inanma yeteneği tabii olarak her insanda vardır. Ancak insani güç ve değerlerden habersiz olma (gaflet), gerçeğe karşı direnme (gurur ve kibir), gibi dengesizlikler, inanma duygusunu köreltip manevi değerleri örtebilir. Zaten 'iman'ın zıddı olan 'küfr'ün asıl anlamı da örtmekten ibarettir. Nitekim gaflet ve zaaf göstermenin mümkün olmadığı hayatın fevkalade nazik, ciddi ve tehlikeli anlarında hemen herkes yaratılışının gereği olarak ALLAH'a sığınır, O'ndan yardım diler. (bk. 6/En'am: 63-64; 27/Neml: 62). İnsanın yaratılışında zaten mevcut bulunan bu temel özellik karşısında Kur'an'a düşen, kişiyi uyarmak, hatırlatıcı ve yol gösterici bir rol oynamaktır. Kur'an'da ALLAH'ın varlığıyla ilgili kabul edilebilecek bir ayette (41/Fussilet: 53) O'nun hak olduğunu ispat eden belgelerin hem dış dünyada hem de insanın kendi içinde bulunduğu ifade edilir. Bu ayetin ışığı altında ikiye ayırabileceğimiz ispat ayetlerinin ilk grubuna girenler insanın fizyolojik ve özellikle psikolojik yapısını konu edinir. İkinci gruba girenler de mükemmel bir düzen içinde yer alan dünyanın hayat taşıması ve insanın barınması için elverişli olması, canlılar için çok önemli olan su ve ateş gibi unsurları bulundurması, bitkileri ve hayvanlarıyla insanı beslemesi, dünyanın etrafını saran atmosfer, diğer gezegenlerin sahip olduğu fevkalade düzen ve ahenk gibi konuları işleyerek bütün bunların gören göz, düşünen akıl ve ibret alan gönüller için ALLAH'ın varlığı ve birliğinin belgeleri olduğunu ifade eder." (Topaloğlu, yty: 474)
- "Kur'an-ı Kerim ALLAH'ın varlığını, insanlar tarafından tabii olarak kabul edilecek bir konu olarak telakki eder. Hem İslam alimleri hem de Batı düşünürleri, tarih içinde gelip geçen milletlerin incelenmesinden çıkarılan sonuçlara göre , genellikle her milletin bir tanrı inancına sahip olduğunu tespit etmişler, buna bağlı olarak selim yaratılışını ve sağ duyusunu koruyabilmiş insanların yüce bir tanrının varlığını tabii olarak benimseyeceğini söylemişlerdir. 'Kabul-i amme' veya 'fıtrat-ı selime' diyebileceğimiz bu delile erken dönemlerde dikkat çekenlerden biri de Mutahhar b. Tahir el-Makdisi'dir. Ona göre ırkları, ülkeleri, dil, din ve felsefeleri değişik olmasına rağmen belli bir seviyeye ulaşabilmiş bütün milletler evrende hakim bir yaratıcının eserlerini gördüklerinden şüphe etmemişlerdir. Buna göre ezeli bir yaratıcının varlığını, yeterli akli kapasiteye sahip bütün insanlar daima zaruri olarak kabul etmişlerdir. Bu yüce yaratıcıya her zaman tapınılmış, O her dilde bilinmiş, her lisanla anılmıştır. Her insan ALLAH'ın varlığını içinde hisseder. İnkarın doruk noktasına ulaşmış olduğu kişinin bile büyük bir felaketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı görülmemiştir. Makdisi, bütün insan topluluklarının dillerinde ALLAH'a mahsus isimlerin bulunduğunu da kaydederek çeşitli örnekler verir (el-Bed' ve't-tarih, I, 57-64). Kur'an-ı Kerim herkesin, hatta her şeyin ALLAH'ı ululadığını ifade ederek (17/İsra: 44) fıtrat deliline dikkat çekmiş, ayrıca semavi dinlerin ortak noktasını oluşturan Hanif inancının, ALLAH tarafından insan türünün yaratılış özelliklerinden biri kılındığını ve bunun asla değiştirilemeyeceğini haber vermiştir (30/Rum: 30). Şu halde inançsızlık (cahd) sapma ve dejenerasyondan başka bir şey değildir. Bu durum Kur'an'da ifk kelimesiyle ifade edilmiştir. Ragıb el-İsfahani ifki, 'herhangi bir şeyi, olması gerekenden başka bir yöne doğru çevirmek' diye manalandırır ve bunun inançta haktan batıla, sözde doğrudan yalana, fillde de güzelden çirkine çevrilmek şeklinde gerçekleştiğini ilave ederek ayetlerden örnekler verir. Mü'min suresinin 56-57. ayetlerinde, ilahi gerçekler karşısında ellerinde önemsenecek bir delil olmadan tartışanlardan söz edilirken, onların gönüllerinde hiç bir zaman tatmin edemeyecekleri bir kibir bulunduğu, aslında kainatın insan dışındaki parçalarını yaratmanın insanı yaratmaktan daha muazzam bir olay olduğu ifade edilir. Aynı surenin 62-63. ayetlerinin meali şöyledir: 'İşte her şeyin yaratıcısı olan rabbiniz ALLAH budur. Ondan başka tanrı yoktur.Nasıl aldatılıp döndürülüyorsunuz! ALLAH'ın ayetlerini -bile bile- inkar edenler hep böyle döndürülmüşlerdir.' Sağ duyu ve tabii yaratılışa aykırı olarak ALLAH'ın inkar edilmesi, Kur'an'da kibir, inat, zulüm, zorbalık, nankörlük ve saptırıcı dış etkenlerin tesiri altında kalmak gibi faktörlere bağlanır (6/En'am: 33; 11/Hud: 59; 27/Neml: 14). 'Ayetlerimizi, sadece o selim yaratılış ahdini bozan nankörler, hem de bir inat uğruna inkar ederler.' (31/Lokman: 32)" (Topaloğlu, yty: 477)
- "ALLAH'ın varlığını ispat konusunda kullanılan delilleri tenkit süzgecinden geçiren İbn Rüşd keşfin yaygın olarak kullanılamayacağını ifade ettikten sonra Kur'an'ın bütünüyle benimsediği metodun düşünme ve incelemeye davetten ibaret olduğunu hatırlatarak bunun terkedilmesinin Kur'an metodunu hiçe saymak anlamına geleceğini söyler. Bununla birlikte o, nefsin arzularını asgariye indirmenin gerçeğe ulaşma yolunda akla yardımcı olabileceğini de kabul eder." (Toplaoğlu, yty: 477)
- "Kur'an'ın başlangıç bölümünü teşkil eden Fatiha suresinin her namazda birkaç defa okunmak suretiyle günde yaklaşık kırk defa tekrar edilmesinin hikmetlerinden biri, her halde tapınılacak, yardımı istenip sığınılacak varlığın sadece ALLAH olduğunu kişinin zihnine ve gönlüne yerleştirmekten ibarettir." (Topaloğlu, yty: 477)
- "Kur'an, ALLAH'ın varlığının insan tarafından benimsenmesini onun selim yaratılışının gereği saydığı gibi O'nun birliğini de aynı mahiyette kabul etmiştir. Bu eski antropolojik teorilerin aksine dinler tarihi alanında yapılan yeni araştırmaların da desteklediği bir husustur. Ancak O'nun birliğini ifade eden ayetler varlığını belirten ayetlerden çoktur. Öyle görünüyor ki tanrının birliği sonucuna ulaşmak, bu sonuca hem inanç ve düşünce hem de ibadet ve duygularda sadık kalmak O'nun varlığını benimsemekten zordur; çünkü tanrının varlığı daha çok aklın fonksiyonunu ilgilendirdiği halde birliği akılla birlikte ve ondan çok iradenin eğitimine ve duygu hayatının geliştirilmesine bağlıdır." (Topaloğlu, yty: 478)
- "ALLAH'a nisbet edilen 'bir'lik, herhangi bir sayı dizisinin ilk basamağı anlamına gelmez. Buradaki bir, 'cüzlerden oluşmuş (mürekkep) bir varlık olmayan, benzeri ve dengi bulunmayan, yegane tapınılacak varlık' demektir." (Topaloğlu, yty: 478)
- "Kainat içinde yegane şuurlu varlık olarak gözlenen insan, kendi varlığı ile birlikte aşkın bir yaratıcının varlığını da benliğinin derinliklerinde hisseder. Fizyolojik ve psikolojik yapısı itibariyle iç içe birçok sistemden oluştuğunu, içinde yaşadığı tabiatın da olağan üstü bir ahenk ve düzen taşıdığını fark eden insan aşkın yaratıcının bu eserleri karşısında hayranlığını gizleyemez. Semavi kitaplar tabiatın kutsallaştırılma tehlikesinin belirdiği bu noktada kişiyi uyarmakta, kendisi de dahil olmak üzere zat-ı ilahiyye dışında her şeyin yok olacağını, ALLAH'tan başka tapınılacak, hükümranlığı aralıksız devam edecek, herkesin sığınağı olacak bir varlığın bulunmadığını bildirmektedir (28/Kasas: 88). İnsan, kendinden başlamak üzere bütün tabiatta hüküm süren düzeni dikkatle incelemeli ve gönülden bağlı olduğu, fakat duyularıyla doğrudan idrak edemediği yaratıcının özelliklerini (sıfatlar) bulmaya çalışmalıdır. Felsefelerinde madde sınırını aşıp yüce yaratıcının varlığına yer veren filozofların ana hatlarıyla belirlemeye çalıştıkları ilahi sıfatlar konusuna semavi kitaplar ışık tutmuş, insanın bütün benliğiyle inanıp, kendisine yakın hissettiği ('Biz insana şah damarından daha yakınız, 50/Kaf: 16), fakat dünya gözüyle göremediği yaratıcıyı 'gerektiği kadar' tanıyabilmesi için O'nu vasıflandırmıştır. Mesela, 'O evvel, ahir, zahir, batındır' (57/Hadid: 3) mealindeki ayet zat ve sıfat arasındaki münasebete büyük çapta açıklık getirmiştir. 'Evvel' ilk (ezeli) demek olup yaratıcı (ilk sebep, illet-i ûlâ) özelliği taşır. 'Ahir' ise son, sürekli (ebedi) demektir. Bütün değişiklikler, oluşum ve bozulmalar (kevn ü fesad) yaratılmışlarda etkili olup evvel ve ahire nisbetleri O'nun fiillerinin eseri olmaktan ibarettir. Zatı itibariyle 'batın' (gizli, duyular ötesi) olan yüce ALLAH, oluşum ve değişikliklerin delalet ettiği sıfatlarıyla zahirdir." (Topaloğlu, yty: 481)
- "Sıfat, (...) Kur'an-ı Kerim'de (...) ALLAH'a nisbet edilmiş olarak isim ve esma kelimeleri yer almaktadır. Müminin zihnini ve gönlünü aydınlatmak amacıyla zat-ı ilahiyyeyi nitelendiren kavramlar alimler tarafından isim veya sıfat terimleriyle ifade edilmiş..." (Topaloğlu, yty: 482)
- "Esma-i hüsnanın sayısı konusunda başvurulacak kaynak şüphesiz ki Kur'an ve hadistir. Kur'an-ı Kerim'de çeşitli kelime kalıplarıyla zat-ı ilahiyyeye nisbet edilmiş olarak yer alan kavramların sayısını 313'e ulaştıranlar vardır. ALLAH'ın doksan dokuz isminin bulunduğunu ve bunları benimseyenlerin cennete gireceğini ifade eden hadisi Buhari ve Müslim gibi otoriteler rivayet etmiş, Tirmizi'nin rivayetinde ise bu isimler tek tek zikredilmiştir. Bu isimlerden doksan üçü Kur'an-ı Kerim'de yer almış, diğer altı ismin ifade ettiği manalar ise başka kelimelerle yine O'na izafe edilmiştir. Bu liste İslam dünyasında meşhur olmuş, dua ve niyaz amacıyla okunmuş, esma-i hüsna telif türünün planını oluşturduğu gibi hat sanatının da bir konusu haline gelmiştir. Bununla beraber esma-i hüsna ile ilgilenen alimlerin çoğunluğuna göre ilahi isimler bu doksan dokuzdan ibaret değildir." (Topaloğlu, yty: 483)
- "Matüridi'nin de güzel bir tahlil ile ifade ettiği gibi -insanlar, aşkın varlık hakkında, tecrübe alanının kelime ve kavramları dışında kullanılabilecek bir anlama ve tanıma vasıtasına sahip değildirler. Şu halde O'nu nitelendirmek amacıyla kullanılan kelimeler gerçekte O'nun isimleri olmayıp anlayışımıza yaklaştırıcı ifadelerden ibarettir." (Topaloğlu, yty: 483)
- "Hz. Peygamber'in tebligatında yer alan ilahi isim ve sıfatlar Kur'an'da ve bazı farklarla hadislerde kullanılmış olan kavramlardır. Bunların her ikisi de vahiy mahsulü olduğuna göre yüce yaratıcı bizzat kendini nitelendirmiş, uluhiyyet konusunda insanları gerektiği kadar aydınlatmıştır. Peygamber'in görevi ise kendisine vahyedilen bu nitelikleri insanlara tebliğ etmekten ibarettir. Nitekim o bir münacatında ALLAH'a ait isimlerin bilinme derecelerini sayarken sonuncu derece olarak, 'yahut gayb ilminde bırakıp kendin için tercih ettiğin isimlerin' (Müsned, I, 39) demek suretiyle bilmediği ilahi isimlerin de bulunduğuna işaret etmiştir." (Topaloğlu, yty: 483)
- "Her şeyden önce, inanan ve inandığına ibadet etmek isteyen insan için ALLAH'ın bazı sıfatlarla nitelendirilmesi kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bilinmeyene tapınmak mümkün değildir. L. Gardet'in de ifade ettiği gibi Kur'an ve hadis metinlerinde birçok kavramla nitelendirilen ALLAH hakkında İslam bilginlerinin düşünmemeleri, birbirinden farklı da olsa genelde belli bir anlayışa sahip olmamaları mümkün değildir." (Topaloğlu, yty: 486)
- "Sıfat' kelimesi Kur'an-ı Kerim'de yer almamıştır. Fakat 'isim' birçok ayette ALLAH'a nisbet edilmiş, ayrıca O'nun 'esma-i hüsna'sının olduğu da ifade edilmiştir. Bu ayetlerin ve esma-i hüsna hadisinin tesiriyle olacaktır ki müslümanlar ilk dönemlerden itibaren ALLAH'ı nitelendirmek için isim ve esma terimlerini kullanmışlardır. En erken hicri II. yüzyıldan itibaren akaid literatürüne girdiği anlaşılan sıfat terimi ise İslam inancının gayr-ı islami unsurlar karşısında savunulması sırasında ortaya çıkmış olmalıdır." (Topaloğlu, yty: 487)
- "Esma-i hüsna hadisinde ilahi isimlerden doksan dokuz tanesi zikredilmişse de sadece Kur'an'da geçen isimlerin bunun üç katından fazla olduğu bilinmektedir." (Topaloğlu, yty: 488)
- "Kainatta görülen ne kadar mükemmellikler ve olgunluklar varsa, bütünü, ALLAH'ın mükemmelliğinin sönük ve zayıf birer gölgesi, ayeti, rumuzu ve işaretidir. Said Nursi Hazretleri, ALLAH'ın tüm sıfatlarının tüm kainatı kuşattığını, ALLAH'ın varlıklara dayalı ilgi bölünmesinin ve bilgi eksikliğinin imkansız olduğunu; 'koca kainatı idare edenin, küçük mahlukatı başka ellere bırakmayacağını' beyan eder." (Kösmene, 2011: 36)
- "Cenab-ı Hak kitabında kendi Zat-ı Akdesini bazı müteşabih sıfatlarla da anmış; kendisine, el, yüz, ayak, indirmek, çıkarmak, gelmek, istiva etmek gibi sıfatlar vermiştir. Mezhepler bu tür sıfatlar için genelde yorum yapmaktan çekinmişler, Cenab-ı Hakkı cisimden ve şekilden tenzih ederek bu sıfatların gerçek manasını ALLAH'a bırakmışlardır. İmam Malik kendisine 'istiva'nın mahiyetini soran birisine, 'İstiva bilinmez; keyfiyeti akıl ile kavranmaz; buna inanmak vacip; sual sormak ise bid'attir' demiştir. Bediüzzaman da böyle sıfatların müteşabih sıfatlardan olduğunu kaydetmiştir. Said Nursi, Kur'an'ın bu İlahi sıfatları neden insanın bazı sıfatlarına benzer kavramlarla ifade ettiğini ise, iki yönden açıklar: 1. İnsanlar bu tür sıfatların hakiki manalarını kavramaktan aciz olduklarından, yakın ifadelerle zihinlerine yaklaştırmak için Cenab-ı Hak bazı sıfatlarını insanlarca manası bilinen kavramlarla ifade etmiştir. Mesela, Fetih Suresi'nde 'Yedullah=ALLAH'ın eli' tanımlaması geçmektedir. Burada ALLAH'ın bizce meçhul bir sıfatından bahseden Kur'an; bu sıfatı hakiki olarak kavramaktan aciz bulunan insanlara, yüce sıfatını insanlarca bilinen 'el' kavramı ile tanıtmıştır. Böylece bazı sıfatların, bilinen isimlerle ifade edilmesi, insan için bir ihtiyaçtır. Yoksa bu tür sıfatları kavramak mümkün olmayacaktı (Sözler,s.
- "Kişiyi imana götüren ve imanını kuvvetlendirmesine en büyük sebeplerden birisi; yüce Allah'ı layık olduğu şekilde tanımaktır. Allah'ı zatıyla tanıma gücüne ve yeteneğine sahip olamadığımıza göre O'nu ancak isimleri ve sıfatlarıyla tanıyabiliriz." (Hanifi AKIN) (İbn Kesir vd., 2004: 371)
- "İslam dininin telkin ettiği yüce yaratıcının öz adı, 'Allah' kelimesidir. Bunun dışında O'nu hatırlatacak kelimeler seçilirken, hem zat-ı ilahiyeyi niteleyen kavramlara uygun düşmeli ve hem de tazim ile hürmet unsurlarını taşımalıdır. Bu ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, isimlerin, naslardan seçilmesi ve naslarda yer almayan kelimelerin O'na nispet edilmemesi gerekir. Çünkü isim, işaret ettiği varlık için ifade edeceği mana açısından önem taşımaktadır. Dolayısıyla bazı kelimelere ilahlık makamına yakışmayacak anlamlar yükleyerek bunları yaratıcıya nispet etmek veya O'na ait kavramları ve bunları dile getiren isimleri O'ndan başkasına vermek, Esmaü'l-Hüsna konusunda eğri yola sapmak kabul edilmiştir." (Hanifi AKIN) (İbn Kesir vd., 2004: 372)
- "Doğrusu Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri sayarsa, cennete girer.' Hadisin metninde geçen 'kim bu isimleri sayarsa' ifadesinin anlamı: 'Kim bu isimleri ezberlerse', 'bu isimlerle amel ederse', 'dua ederse', 'bu isimlerin manasını bilen kimse bu isimleri okuyarak tekrarlarsa' demektir." (Kitabı derleyenler) (İbn Kesir vd., 2004: 380)
- "Allah'ın isimlerini saymak, her bilinenin sayılmasına temel oluşturmaktadır. Zira bilinen şeyler, bu isimlerin gereğidir ve bu isimlere bağlıdır." (İbn Kesir vd. 2004: 385)
- " ...insanın olgunluğa erişmesi ve mutluluğa kavuşması, ancak yaratıcısını bilmekle ve O'nun isimleri ile sıfatlarını tanımakla tamam olur. Bu gerçek ise, isimler ile sıfatların durumunu araştırmakla elde edilir. Böylece bu konu, varlığı tanımanın ancak en güzel isimler ve yüce sıfatlarla bağ kurmak suretiyle açığa çıkmış olur." (Kitabı derleyenler) (İbn Kesir vd., 2004: 385)
- "Bazı durumlarda içerdiği manadan dolayı yüce Rabbimize bir isimle değil de iki isimle birlikte dua edilmesi gerekmektedir. 'el-Muzill' (=Düşmanlarını zelil eden) isminin, 'el-Muizz' (=Dinine sarılanı galip kılan, yardım ve galibiyetini ona ihsan eden) ismiyle birlikte; 'el-Kabıd' (=Ruhları alan veya kullarından dilediğinin rızkını daraltan) isminin, 'el-Basıt' (=Dilediğinin rızkını genişleten) ismiyle birlikte ve 'ed-Darr' (=Düşmanlarına cezasını indiren) isminin, 'en-Nafi' (=Kullarını ve alemi iyiliğiyle kuşatan) ismiyle birlikte dua edilmesi gibi." (Kitabı derleyenler) (İbn Kesir vd., 2004: 390)
KAYNAKÇA:
El AVDE, S. (2025), Esmâ-yı Hüsnâsıyla ALLAH’ı Tanımak, İstanbul: Beka Yayınları.
SAÇMAÖZÜ, T. (2026), Kur’an-ı Kerim’de Esma-i Hüsna ve Referansları, Ankara: İlahiyat Yayınları.
DEMİRLİ, E. (2024), Esma-i Hüsna, İstanbul: Fikriyat Yayınları.
KÖKSAL, E. (2025), Kur'an'da ALLAH'ın İsimleri, Ankara: Fecr Yayınları.
TOPALOĞLU, B. (Yty), "ALLAH" Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 20 Fasikül'den Ayrı Basım.
KÖSMENE, S. (2011), Risale-i Nur'da Esma-i Hüsna, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.
İBN KESİR VD. (2004), Esmaü'l-Hüsna, İstanbul: Karınca Yayınları.




